Toplumları bir arada tutan şey yalnızca kalabalık olmak değildir. Asıl bağ, herkes için geçerli olan kuralların varlığı ve bu kurallara duyulan güvendir. Bu güvenin adı ise hukukun üstünlüğüdür.
Hukukun üstünlüğü; hukukun güçlüye hizmet etmesi değil, gücü sınırlaması demektir. Kimin kim olduğuna bakmadan, haklı ile haksızı ayırabilme iradesidir.
Bu düşünce yeni değildir.Yüzyıllar önce Sokrates, haksız yere yargılanmasına rağmen hukuku yok saymayı reddetmişti. Onun yaklaşımı şuydu. Hukuk bozulursa, onu savunacak bir zemin de kalmaz.Çünkü haksızlığa uğramak geçicidir; hukukun yıkılması ise kalıcıdır.
Benzer bir uyarıyı Aristoteles yapar. Ona göre, yasaların egemen olmadığı yerde kişisel iradeler öne çıkar ve adalet yerini keyfiliğe bırakır. Bu yüzden sağlam bir devlet, kişilerle değil, kurallarla ayakta durur.
Hukukun üstün olmadığı bir yerde kanunlar vardır ama adalet duygusu zayıftır. Mahkemeler çalışır ama insanlar sonuçtan emin değildir. Hak arama yolları kapanınca, yerini güç arayışı alır.
Oysa hukukun üstün olduğu bir toplumda insanlar şunu bilir. Kim olursan ol, hangi makamda bulunursan bulun, hukukun üstünde değilsin.
Bu anlayış, Cumhuriyet’in temel taşlarından biridir.Mustafa Kemal Atatürk,“Adalet gücü bağımsız olmayan bir milletin, devlet halinde varlığı kabul olunamaz” derken, hukukun bir süs değil, bir varlık şartı olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Bugün hukukun üstünlüğünü konuşmak, geçmişe öykünmek değil geleceği koruma çabasıdır. Çünkü hukuk güçlülerin elinde zayıflarsa, yarın hepimiz daha zayıf oluruz.
Hukuk bu yüzden üstündür. Ve bu yüzden üstün kalmalıdır.