Merhaba değerli dostlar. Hepimizin de gözlemlediği gibi, son yıllarda ülkemizde artan çocuk cinayetleri ve akran zorbalığı vakaları, yalnızca adli birer olay olmanın çok ötesine geçmiş durumda.
Bu olaylar artık bireysel sapmalarla ya da “münferit vakalar” söylemiyle açıklanamayacak kadar yaygın ve derin. Her çocuk ölümü, her zorbalık haberi aslında toplumun tamamına yöneltilmiş bir sorudur.
‘’Bu noktaya nasıl geldik ve sorumlusu kim?’’
Çocuğun çocuğa şiddet uyguladığı, çocukların korunamadığı bir ülkede mesele yalnızca failin kimliği değildir. Asıl mesele, bu failleri mümkün kılan sosyal, ekonomik ve kültürel yapıdır.
Sıklıkla dile getirilen “eğitim ailede başlar” cümlesi, doğru olmakla birlikte eksiktir. Çünkü aileler eşit koşullarda çocuk yetiştirmez. Yoksulluk yalnızca maddi bir eksiklik değil, aynı zamanda bireyin özsaygısını aşındıran, kendini değersiz hissetmesine yol açan bir süreçtir. Sürekli bastırılan, yok sayılan, aşağılanan bireyler, gücü ilk kez ellerine geçirdiklerinde onu sağlıklı biçimde kullanmayı değil, sergilemeyi öğrenirler.
Bu nedenle zorbalık, çoğu zaman kendinden güçlüye değil, kendinden daha güçsüze yönelir. Zorbalık bir güç gösterisi olmaktan ziyade, güce duyulan açlığın, korkunun ve ezikliğin dışavurumudur. Elbette her yoksulluk suç üretmez tabii ki. Ancak onarılamamış travmalar, denetlenmeyen öfke ve sahipsizlik, şiddet için verimli bir zemin oluşturur.
Bu noktada eğitim sisteminin rolü kadar, medyanın etkisi de göz ardı edilemez. Medya çoğu zaman şiddeti sorgulamak yerine görünür kılar, hatta kimi zaman normalleştirir. Failin kimliği manşet olurken, mağdur bir istatistiğe indirgenir. Gücün bağırmakla, haklılığın korku salmakla eş tutulduğu bir dil, çocuklar için güçlü bir rol model hâline gelir. Ekranlarda izlenen bu dil, zamanla gerçek hayatta taklit edilir.
Toplumun genel ruh hâli de çocukların dünyasını doğrudan etkiler. Adalete olan güvenin zayıfladığı, ekonomik kaygıların arttığı, geleceğe dair umutların azaldığı bir ortamda çocuklar da güvende hissetmez. Çocuklar söylenenleri değil, yaşananları öğrenir. Şiddetin olağanlaştığı bir toplumda merhamet yalnızca temenni olarak kalır.
Peki, çözüm nedir? Ceza mı, eğitim mi?
Bu soru genellikle yanlış bir ikileme dayanır.
Oysa mesele “ya ceza ya eğitim” değildir. Her ikisinin dengeli ve kararlı biçimde uygulanmasıdır. Eğitim uzun vadeli bir yatırımdır ve evet, sonuçlarını almak 20–25 yıl sürebilir. Gelişmekte olan bir ülke için bu süre uzun görünebilir. Ancak asıl tehlike, bu süreyi uzun bulup hiçbir şey yapmamaktır.
Kısa vadede çocuklara yönelik suçlarda hızlı ve caydırıcı bir yargı sistemi, okullarda zorbalığa karşı gerçek yaptırımlar, sosyal hizmetlerin sahada aktif olması ve medyada şiddetin teşhir değil sorgulama diliyle ele alınması zorunludur. Uzun vadede ise empati, öfke kontrolü ve sınır bilinci gibi duygusal becerileri merkeze alan bir eğitim anlayışı inşa edilmelidir.
Çocuklar şiddetle doğmaz. Şiddet öğrenilir. Bu öğrenme bazen ihmal edilerek, bazen susularak, bazen de alkışlanarak gerçekleşir. Bugün çocukları koruyamayan bir toplum, yarın onlardan korkar hâle gelir. Bu nedenle çocuk cinayetleri ve akran zorbalığı karşısında sorulması gereken soru kim yaptı? Demekten daha çok, “biz neyi eksik yaptık?” olmalıdır.
Çözüm, yalnızca daha ağır cezalar ya da yalnızca daha iyi müfredatlar değildir. Çözüm, çocuğu bir istatistik değil, bir insan olarak merkeze alan; aileyi yalnızca sorumlu tutan değil, destekleyen; toplumu ise seyirci olmaktan çıkaran bütüncül bir anlayışta yatmaktadır. Aksi hâlde her yeni olayda suçlu aramaya devam eder, ama asıl sorumluluğu hep gözden kaçırırız.
Cem AKSU