Ülkemizde ne zaman popüler bir isim hayatını kaybetse, sosyal medyada benzer bir tablo ortaya çıkar. Bir anda herkes o kişiyle olan bir fotoğrafını paylaşmaya başlar. Sanki hayatının en önemli merkezinde o insan varmış gibi cümleler kurulur. Oysa çoğu zaman paylaşılan fotoğrafın arkasında derin bir ilişki, güçlü bir bağ ya da gerçek bir fikir yakınlığı yoktur. Çoğu kişi için bunun kim olduğu bile çok önemli değildir. Yeter ki o kişiyle bir fotoğrafı olsun.
Bu topraklar tarihten tıbba, mühendislikten siyasete, bilimden dine kadar çok farklı alanlarda büyük donanıma sahip insanlar yetiştirdi. Hayatını okumaya, düşünmeye, üretmeye ve anlatmaya adamış insanlar… Ancak ne yazık ki bu insanlar aramızdan ayrıldıkça, arkadan gelen aynı ölçüde donanımlı isimlerin sayısının giderek azaldığını görüyoruz.
Peki, bunun sebebi nedir? Ve daha önemlisi, bunun çözümü nasıl olabilir?
Bence mesele temelden, yani eğitimden başlıyor.
İlkokul ikinci sınıftan itibaren, çocukların anlayabileceği şekilde hazırlanmış metinlerle Nutuk mutlaka okutulmalıdır. Çünkü bir milletin geçmişini, mücadelesini ve düşünce dünyasını anlamadan güçlü bir gelecek kurması zordur. Üçüncü sınıfa gelen her çocuk mutlaka Çanakkale’yi görmelidir. O topraklarda yürümeli, o hikâyeyi yerinde dinlemelidir. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği gibi;“Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”
Eğitim sadece matematikten, testlerden ve ezberden ibaret olmamalıdır. Resim, müzik ve genel olarak güzel sanatlar dersleri en az matematik kadar önemsenmelidir. Çünkü sanat insanın ruhunu besler, düşünme biçimini geliştirir ve dünyayı daha derin anlamasını sağlar.
Bunun yanında çocuklara mutlaka ‘’adab-ı muaşeret’’ yani insan olmanın incelikleri öğretilmelidir. Saygı, nezaket, empati ve toplumsal davranış kültürü küçük yaşta kazanılır. Din dersleri yerine temel bir ahlak dersi verilmesi ve bunun yanında dinler tarihi okutulması da çok daha sağlıklı olacaktır. Böylece çocuklar hem değerleri öğrenir hem de farklı inançları anlayabilecek bir bakış açısı kazanır.
Okullarda rehber öğretmenler çok daha merkezi bir role sahip olmalıdır. Hatta bence her okulda en fazla bulunması gereken branşlardan biri rehberlik olmalıdır. Çünkü her çocuk aynı değildir. Kimisinin matematiğe, kimisinin spora, kimisinin sanata, kimisinin de bilimsel araştırmaya yatkınlığı vardır. Rehber öğretmenler öğrencileri küçük yaşlardan itibaren gözlemlemeli ve onları ilgi ve kabiliyetlerine göre yönlendirmelidir. Böylece ileride mesleğinden mutsuz doktorlar, yaptığı işi sevmeyen mühendisler ya da merdiven bile çizmek istemeyen mimarlar yetişmez.
Spor da eğitimin merkezinde olmalıdır. Ders saatleri yüksek tutulmalı ve okul içindeki fiili spor faaliyetlerinde başarı sağlayan öğrencilere ek puan verilmelidir. Çünkü spor yalnızca fiziksel güç değil; disiplin, karakter ve mücadele ruhu kazandırır. Nitekim Atatürk’ün şu sözü bunu çok güzel anlatır;“Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda da ahlaklısını severim.”
Eğitimin bir diğer temel ayağı da kitap okuma alışkanlığıdır. Bu alışkanlık tesadüfe bırakılmamalıdır. İlkokuldan itibaren çocuklara düzenli okuma saatleri oluşturulmalı ve kitap hayatın doğal bir parçası haline getirilmelidir. Özellikle dünya klasikleri lise bitene kadar mutlaka okunmuş olmalıdır. Çünkü dünya klasikleri yalnızca edebi eserler değildir; insanın düşünme biçimini ve hayata bakışını geliştiren büyük bir kültür mirasıdır.
Bunun yanında Türk edebiyatına da hak ettiği değer verilmelidir. Bir millet kendi hikâyesini, kendi şairini ve kendi yazarını tanımadan kültürel olarak güçlü kalamaz. Gençler kendi edebiyatını da mutlaka tanımalıdır. Çünkü edebiyat bir milletin hafızasıdır. Gençlerimiz; Yahya Kemal’i, Mehmet Akif’i, Peyami Safa’yı, Tanpınar’ı ve daha nicelerini de tanımalıdır. Çünkü edebiyat bir milletin hafızasıdır.
Bir diğer önemli mesele ise yabancı dil konusudur. Artık bu çağda yabancı dil bilmemek ciddi bir eksikliktir. Türkiye’de lise mezunu olan her gencin en az İngilizceyi akıcı şekilde konuşabilmesi gerekir. Öyle ki liseyi bitiren bir genç, İngiltere’deki yaşıtıyla rahatça oturup sohbet edebilmeli, düşüncesini anlatabilmeli ve dünyayı doğrudan takip edebilmelidir. Bunun yanında ikinci bir yabancı dil de mutlaka teşvik edilmelidir.
Bir başka önemli konu da gençlerin dünyayı tanıma imkânıdır. Öğrencilerin önce kendi ülkelerini tanımalarının, ardından da dünyayı görmelerinin önü mutlaka açılmalıdır. Türkiye’nin tarihi şehirlerini, kültürel mirasını, farklı coğrafyalarını yerinde görmek bir gencin zihninde kitaplardan çok daha güçlü izler bırakır. Bir çocuk Kapadokya’yı, Çanakkale’yi, Diyarbakır surlarını ya da Karadeniz yaylalarını gördüğünde bu ülkenin zenginliğini çok daha iyi kavrar.
Bunun ardından dünyayı tanıyabilmeleri için devlet destekli programlar oluşturulmalıdır. Lise çağındaki gençlerin belirli sürelerle farklı ülkeleri görmesi, başka toplumlarla tanışması ve farklı kültürleri yerinde gözlemlemesi sağlanmalıdır. Çünkü dünyayı görmüş bir genç hem kendi ülkesinin değerini daha iyi anlar hem de küresel rekabette çok daha donanımlı bir birey haline gelir. Bunun için mutlaka ve mutlaka planlı bir devlet politikası ve güçlü bir eğitim programı oluşturulmalıdır.
Her eğitim döneminin sonunda ciddi bir bitirme sınavı olmalıdır. Öğrenciler sorumluluk almayı, emek vermeyi ve başarının değerini öğrenmelidir. Kısacası mesele yalnızca büyük insanların ardından güzel sözler söylemek değildir. Asıl mesele, onların ardından yeni büyük insanlar yetiştirebilecek bir düzen kurabilmektir.
Bugün geriye dönüp baktığımızda bu ülkenin yetiştirdiği büyük isimleri saygıyla anıyoruz. Fakat onları gerçekten anmanın en doğru yolu, aynı donanıma sahip yeni nesiller yetiştirecek bir eğitim sistemi kurmaktır.
Çünkü bir ülkenin gerçek gücü, arkasından ağladığı büyük insanlarda değil onların yerine yenilerini yetiştirebildiği eğitim sisteminde saklıdır.
Cem AKSU

